Doğu’nun sert rüzgârlarını omuzlarında taşıyan Erzurum platosunda, Karayazı ile Karaçoban arasında bir eşik gibi duran Çokreşi Köyü, haritalarda küçük, hafızalarda derin bir yer olarak durur.
Günümüzde Erenler adıyla bilinen bu mütevazı yerleşim, uzun yıllar boyunca sıradan bir sınır köyü olarak anıldı.
Göksu nahiyesinin Hınıs’a açılan son durağıydı bir vakit; sonra idari çizgiler değişti.
Fakat Çokreşi’nin asıl kaderi, coğrafyayla değil, insanla yazıldı. Bir köyün sessizliği, bazen büyük bir dönüşümün habercisi olur.
Çokreşi’nin sessizliği de öyleydi. Ta ki Seyda Şeyh Esad el-Çokreşî’nin (rahmetullahi aleyhi) ayak izleri bu toprağa değene kadar.
– Toprağa düşen ilk kıvılcım
Muş’un Bulanık ilçesine bağlı Mollakent’te kurulan meşhur medresenin banisi Seyda Molla Abdurrahman Mollakendî’nin oğlu olan Şeyh Esad’ın Çokreşi’ye gelişi, bir yerleşmenin değil, bir ilim ikliminin doğuşuna işaret etti.
Önce mütevazı bir medrese kapısı aralandı; ardından ilmin yanı başına edep, bilginin yanına irfan yerleşti.
Açılan dergâh, yalnızca zikir halkalarının döndüğü bir mekân olmadı; kalbin ve aklın birlikte terbiye edildiği bir tedrisat merkezine dönüştü.
Şeyh Esad, kurduğu bu medresede başta aile efradı olmak üzere geniş bir ilim halkası oluşturdu.
Bu halka zamanla Diyarbakır’a kadar uzandı; böylece Çokreşi’de filizlenen tedrisat, bölgenin ilim damarlarına karıştı. Medrese, soya kapalı bir yapı değil; istidat ve istikameti olanlara açık bir menzil hâline geldi.
Burada okunan kitaplar, raflarda kalmadı; hayata karıştı. Zahiri ilimler, batıni derinlikle tamamlandı. Fıkıh ahlaktan, ilim hikmetten koparılmadı.
Çokreşi, bu yüzden kısa sürede bir köy olmaktan çıktı; bir menbaya dönüştü. Dilden dile dolaşan adı da buradan doğdu: Menba‘u’l ilmi ve’l irfan.
– Şeref kazanan mekân
Öncesinde adı sanı duyulmayan bu köy, Şeyh Esad ile birlikte şereflendi. Yalnızca çevre köylerde değil, daha uzak beldelerde de Çokreşi anılır oldu. Hicaz’dan Şam’a, Bağdat’tan Semerkan’da, Fustat’tan Anadolu’ya uzanan Tevhid meşalesinin taşıyıcısı, Rey’den Tillo’ya ve Norşin’e uzanan ilim ve irfan silsilesinin bir halkası gibi zikredildi.
Bu şöhret, taşla toprakla değil; insanla kuruldu. Nitekim Şeyh Esad’ın rahle-i tedrisatında, tüm aile efradı başta olmak üzere yetişen ulema ve mollalar, bu hatırlanışın canlı taşıyıcıları oldu.
Bediüzzaman Said Nursî ve Şeyh Ubeydullah el-Hizânî gibi isimler, bu ilim halkasının yankısını farklı coğrafyalara taşıdı. Hizânî’nin, Amûdâ’da (günümüzde Suriye’nin Kamışlı kentine bağlı bir köy) kurduğu medresede verdiği icazetleri Şeyh Esad adına nispet etmesi, Çokreşi’nin yalnızca bir mekân değil, bir nisbet merkezi hâline geldiğini gösterdi.
Eskilerin sözü burada bir kez daha karşılığını buldu:
Şerefu’l mekânî bil mekîn. (Bir mekân, içinde ikamet eden müşerref insanlar sayesinde şeref kazanır.)
– İlim mirasının ahlâka dönüşmesi: Seyda Şeyh Şahabettin Efendi
Şeyh Esad el-Çokreşî’nin ardından bu ilim hattı kesintiye uğramadı; yön değiştirerek derinleşti. Oğlu Seyda Şeyh Şahabettin Efendi, Çokreşi’de ilmin yalnızca aktarılmadığı, yaşandığı bir dönemin temsilcisi oldu.
Babası ve ağabeyleri Seyda Fahrettin ile Seyda Bedrettin’in vefatlarının ardından omuzlarına yüklenen mesuliyet, onu görünür bir makamdan ziyade görünmez bir hizmet çizgisine taşıdı. İlmi, gündelik hayatın içine taşıdı; ahlâkı, tedrisatın merkezine yerleştirdi.
Medrese, onun elinde yalnızca ders okunan bir yapı değil; ihtilafların çözüldüğü, gönüllerin yatıştırıldığı bir başvuru kapısı hâline geldi.
Sulh, onun dilinde bir kavram değil, fiil oldu. Arazi anlaşmazlıklarında, miras meselelerinde, köyler arası ihtilaflarda başvurulan bir denge unsuru olarak görüldü. Caminin yanı başında durdu; fakat yalnızca mihrapta değil, yol yapımında, medrese inşasında, köylünün yükünü omuzlamada da yer aldı. Eleşkirt’te bir yayla yolunun yapımına bizzat katılması, ilmin hayattan kopmadığını gösteren sessiz bir dersti.
Şöhretten özellikle kaçındı. Hayatı sade kaldı; mekânı, eşyası ve dili süsten uzak oldu. Sünnet-i Seniyye, onun için anlatılan bir hat değil; hayatın ölçüsüydü. Hastalığının son günlerinde bile bu ölçü terk edilmedi. En küçük ayrıntılarda dahi gösterilen bu titizlik, talebelerinin hafızasında derslerden daha kalıcı bir iz bıraktı.
Onun vefatı, bir âlimin kaybı olarak değil; bir ahlâk çizgisinin tamamlanışı olarak hatırlandı. Babasının yanına defnedilmesi, Çokreşi’nin hafızasında nesiller arası bir sürekliliği mühürledi.
– Kesintisiz bir ilim hattı: Mehmet Fırat ve Medrese
Bu hat, sonraki kuşakta Şeyh Şahabettin Efendi’nin mahdumu Mehmet Fırat ile yeni bir safhaya ulaştı. Çokreşi’de başlayan tahsil, Doğu medreselerinin klasik usulünde derinleşti; Arap dünyasında akademik bir genişlik kazandı. Elde edilen birikim, geleneği terk etmeden çağla konuşan bir dile dönüştü.
İstanbul’da faaliyet gösteren FAKİH-DER ve bünyesindeki Şeyh Esad el-Çokreşî Medresesi, bu hafızanın kurumsal karşılığı olarak ortaya çıktı. Burada okutulan ilimler, bir müfredattan ziyade bir istikamet sundu.
– Bir köyden taşan hafıza
Bugün Çokreşi hâlâ küçük bir köy. Ne kalabalık sokakları var ne de gösterişli yapıları. Fakat bu toprak, ilmin kök saldığı, irfanın su yürüttüğü bir hafızayı taşımayı sürdürüyor.
Çokreşi, iddiasını gürültüyle değil; devamlılıkla kuran yerlerden biri olarak duruyor.
Ve belki de bu yüzden, en doğru tanım yine eskilerin sözü oluyor: Bir mekân, içinden geçen insanlarla hatırlanır.
Ve işte Çokreşi, bu hatırlanışın adıdır.