Tevhid’i Kelime-i Şehadet’in birinci kısmına indirgeme çabaları
Son dönemde Selefi akideye bağlı bulunduklarını iddia edenlerin birkaç kısma ayrıldıklarını görüyoruz. Bir kısmı kabirlerden medet dilemenin şirk olduğunu, vasıta ve vesilenin İslam’dan olmadığını belirtiyor, dolayısıyla bütün bir akideyi bu bağlamda serdettikleri mücadeleye hasrediyor. Kabirlere, türbelere giden insanlara “kuburiyyun” (kabirciler) diyen bu grup, sadece bunun şirk olduğunu zannediyorlar. Ancak maalesef bu grup, kendilerine bu düşünceyi empoze eden, onlara iman mücadelesini bu sınırlı çerçevede sunan ve öğretenlerin arka planında kimlerin olduğunu bilmiyor.
Bu gruba ayrıca arka plandakiler tarafından sürekli İran’ın tekfir edilmesi ve düşman ilan edilmesi de itikadî bir zaruret şeklinde telkin ediliyor. Öyle ki bunların yanında Şia’nın bir takım mutedil ve Ehl-i Sünnet’e yakın alimlerinden bahsetmek bile tahammüllerini aşıyor. Bu bağlamda Fars-Arap milliyetçiliği çekişmesinin bugün söz konusu çevrelerce Ehl-i Sünnet ve Şia karşıtlığı şeklinde itikadî bir kılıfla gündeme getirildiğini belirtmek zorundayız. Aynı çevreler Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki ihtilafları aza indirgeme ve fitne bataklığını kurutma çabası içinde olan, ümmeti dert edinen muvahhit Müslümanlara karşı da ciddi propagandalar yürütmektedir. Maalesef, ümmetin kanayan yarası olan tefrikaya fitne ve fesat odaklarınca tuz basılmaya devam ediliyor.
Yani bu çevrelere göre tasavvuf ehli ve İran’ın tekfir edilmesi imanın en üst merhalesi sayılıyor. Hatta tasavvuf ehli ile İran’ın yani Şia’nın tekfiri bu grup için ‘sahih akidenin’ giriş anahtarı kabul edilir duruma gelmiş. Halbuki saray sakini müstekbir kraliyetlerin kudurganlıkları ve istibdadi siyasetleri ile İslam alemini nasıl kan gölüne çevirdikleri gerçeğini unutmuşlardır ya da görmezden gelmektedirler. Bu vahim durumu görmezden gelen birtakım çevreler, İslam dünyasını kasıp kavuran, mütref, münafık kralların ümmeti kin ve nefret deryasına gark eden kirli siyasetlerine yukarıda bahsettiğimiz sözde itikadî eğilimleriyle alet olduklarının herhalde farkında değillerdir.
Söz konusu duruma ilişkin bir alimin, “Bunlar her daim şirk’ul kuburdan (Türbe/Mezar şirki) dem vururlar ancak şirk’ul kusura (saray/kasır şirki) dokunmazlar.” şeklindeki sözü akıllara geliyor. Hakikaten çok manidar olan bu söz çerçevesinde bu çevrelerin kabirlere giderek istiğasede bulunanları müşriklikle itham ederken, Müslümanları despotça inleten şehvet kölesi kraliyet ailelerine, tağuti egemenlere dokunmadıklarına şahit oluyoruz.
Gelelim meselenin başına, bir başka grup ise akidenin sadece tağutu reddetmekle sahih olacağını zannediyor. Halis ve salih akidenin tağutu reddetmekle gerçekleşeceği kanaatindedir. Yani demokrasiyi, sosyalizmi ve bunlarla hüküm süren yöneticilerin reddedilmesi ve onlara tabi olanların müşrik ilan edilmesi sahih akide için yeterli oluyormuş.
Bu grup da kendisi ile sahih akidenin arasında ne kadar yüksek bir uçurum var olduğunun farkında değil. Zirai Kelime-i Şehadetin ikinci şıkkı, Hz. Muhammed’in (a.s) nübüvveti ve risaleti tasdiki çerçevesinde sünnetin kabul edilerek, yaşamsallaştırılması gerçeğini gerektiriyor. Aksi takdirde sadece tağutu reddedip, sünneti yaşamsallaştırmamak, yani Kelime-i Şehadetin ikinci şıkkını ihlal etmek de bir başka şirki doğurur. Acaba tağutu reddedenler, tağuti rejimleri yıktıkları zaman nasıl bir İslam devletini inşa edebilecekler? Yasama, yargı ve yürütme organlarını, sosyal hayatın tanzimi ve benzeri konular ile alakalı madde ve kanunları nasıl oluşturacaklar? ‘Devre dışı bırakılmış’ bir Peygamber’in dinini nasıl hayata uyarlayacaklardır?
Bu grup da Anadolu’da çokça kullanılan “kaş yapayım derken göz çıkarmak” deyimi misali Tevhid yolunu ararken dolaylı bir şekilde maazallah şirk çukuru ile karşı karşıya kalıyor. Yüce
Alemlerin Rabbi olan Allah, “Dolayısıyla onun emrine aykırı davrananlar (dünyada) başlarına bir bela gelmesinden yahut onlara (ahirette) yakıcı bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur-63) ayetiyle Hz. Muhammed (a.s)’ın emrinin yerine getirilmesini vacip kılıyor.
Bu doğrultuda örneğin Fahreddin Razi, Kurtubi, İbni Kesir, İbni Aşur ve Seyyid Kutup gibi müfessirler Hz. Resulullah’ın kavli, fiili ve onaylarının müminler üzerinde vacip olduğunu belirtmişlerdir. Eğer ki Hz. Muhammed (a.s)’ın sadece nübüvvetinin tasdiki Müslüman üzerinde farz olsaydı batı dünyasından, Tarihçi ve Deneme Yazarı Thomas Carlyle, Almanya’nın ilk Şansölyesi Otto von Bismarck, İngiliz Püriten John Davenport, Fransız gazeteci, oryantalist Dr. Maurice Bucaille, İngiliz Tarihçi ve Siyaset adamı Edward Gibbon, İskoçyalı yazar ve tarihçi Thomas Carlyle gibi Hz. Peygamber’in nübüvvetini tasdik eden nice insanın tasdiki mümin olmaları için yeterli olacaktı.
Nitekim, İslam’ın tekamüle ulaşması için, Tevhid ve nübüvveti dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve bunları bilfiil yaşama uyarlamakla gerçekleşir. Bu sahabe ve tabiinin üzerinde icma ettiği bir gerçektir. Ayrıca bu durum sadece Hz. Muhammed (a.s)’in ümmetine mahsus bir şey değildir. Tarih boyunca beşere gönderilmiş Resul-Peygamberlerin tamamının ümmetleri onların vahyi yaşamsallaştırmaları, metotlarını yani sünnetlerini takip ve tatbik etmekle mükellef olunmuştur.
Bir peygamberin tebliği boyunca bahsettiği ve yaşadığı teşri, füruat ve ahkamlarının tatbik edilmeyerek sadece kendisine inzal olunan vahyin kabul edildiği bir topluma/ümmete tarihte rastlanılmamıştır. Bütün Resul-peygamberlerin semavi kitaplarından fıkıh tatbiki yapılmıştır. Bilhassa Ul’ül-Azm peygamberlere mahsus şeriat, yargı ve yasama hükümleri olmuştur. Bu peygamberlerin ümmetleri, sünnetlerini reddederek, sadece kendilerine vahyolunan kitaplara mı uydu?
Sünnetin inkarına şöyle bir cevap da verilebilir; Kur’an bütün ana bilgileri ve dinin temel ahkamlarını içeriyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz kitabı sana her şeyin açıklayıcısı Müslümanlara da bir hidayet bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik”. (Nahl 89), “Biz kitapta hiçbir şey eksik bırakmadık sonra onlar Rablerine toplanırlar.” (Enam 27). Bu ayetlere bakıldığında şöyle bir soru akla geliyor; neden yüce Allah din hususunda, ‘Kur’an her şeyin açıklayıcısıdır. Peygamber sadece onun orijinal ayetlerini zahiri manaları ila tebliğ etmekle mükelleftir’ dememiştir? Demek ki, yüce Allah peygamberi ve ümmetini bu konuda uyarmamış, bilakis Hz. Resulullah’ın Usve-i Hasene olduğunu belirterek, Hz. Resul-i Ekrem’in yaşam tarzını (sünnetini) tatbik etmeyi vacip kılmıştır. (Ahzap 21)
Neticede konumuzun asıl meselesi Tevhidi, Kelime-i Şehadetin birinci şıkkı ile savunanların hatasını irdeleyip açığa çıkarmaya yönelikti ve çelişkili bir Tevhid savunması yaptıklarını ifade etmeye çalıştık. Çünkü Kelime-i Şehadet iki şıkkı ile bir bütündür. Tevhid; rububiyet, uluhiyet Allah’ın isim ve sıfatları ile elçisi ve miras bıraktığı hayat metodunu da dinin ikinci ana kaynağı olduğunu bilmek ve yaşamak mecburiyetindeyiz.
İbni Abdul-Berr’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği şöyle bir hadis var: “Allah Resulü (s.a.v) Ubeyy bin Kab’ın yanına giderken Ubeyy’in namazda olduğunu görür ve ‘Ya Ubeyy’ diye seslenir, Ubeyy ise hafifçe gözleri ile bakarak cevap vermez ve namazını kılar, daha sonra selam verir. Allah Resulü ise ‘Ey Ubeyy neden bana cevap vermedin?’ diye sorar. Ubeyy: ‘Ya Resulullah namaz kılıyordum’ der. Allah Resulü ‘bana gelen vahiyde şu ayeti görmedin mi?’ Ey İman edenler size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resulü’ne icabet edin.’ (Enfal 24) Ubeyy ise şöyle söyler: ‘Evet hatırladım bu ayeti ve bir daha böyle yapmayacağım’ der.
Bu hadis-i şeriften anlaşılan gerçek ise Allah Resulü’ne itaat, namaz esnasında bile olsa farzdır. Yani Allah Resulü bir Müslüman namazdayken bile onu çağırdığında onun cevap vermesi dini bir zarurettir.

