Mevlit hurafesi ve dijitalize edilen din

Bir önceki konumuzda Anadolu’daki taziyelerde icra edilen bidatleri ele almıştık. Bu yazımızda ise taziyelerin üçüncü veya dördüncü günü okutulan mevlit ve mevlit merasiminde yemek verme geleneğini ele alacağız.

Öncelikle baştan bu geleneğin, İslam ile alakasının olmadığını ve hatta İslam’a atfedilmiş kuru bir bühtan olduğunu belirtelim. Ne farz ne vacip ne sünnet ne de müstehaptır, aksine apaçık bir bidattir.

Bu durum hem mevlit okutanın maddi zararınadır hem de ahiret zararına sebeptir. Nitekim sadece mevlidin okunması bile bidattir. Çünkü Kur’an ve sünnette işaret yolu ile bile bir yeri yoktur. Maalesef taziyenin üçüncü veya dördüncü gününde verilen yemekli mevlit, üç kademeli bir bidat olup bunun ise cezası çok daha ağırdır.

Kürtçe mevlidin içinde geçen beyitlerin çoğu abartı ve iftiradan başka bir şey değildir, hatta Allah’a (c.c.) atılan iftiralar bile bulunmaktadır (el-iyazübillah). Mesela bu beyitlerden, “Allah kendi nurundan bir avuç alıp nuruna, ‘habibim Ahmet oluver’ diye emir buyuruyor ve o anda da oluveriyor, daha kâinat mevcut değilken.” Şeklindeki cümlenin yüce Allah’a (c.c) atılan bir iftira olarak örnek verebiliriz.

Bu inancın Hristiyan inancından bir farkı yoktur. Hristiyanlardaki, “Allah’ın oğlu olan İsa Mesih (a.s.)” inancı bu şekildeki bir hurafe ile Resulullah’a doğrudan Allah’ın bir parçası şeklinde uyarlanmıştır.

Böyle bir inanç ise, Kehf Suresi’nin, “De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.” şeklindeki 110. ayetiyle açıkça çelişmektedir ve delalettir.

Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan Türkçe mevlit de aynı kategoridedir.

Taziyenin üçüncü veya dördüncü gününde böylesine bidat bir ritüelin icra edilmesine sünnette rastlanmamıştır. Zira Selef-i Salihinden de böylesine bir ritüel varit olmamıştır.

Maalesef İslam’ a sonradan sokulmuş bir hurafeden başka bir şey değildir.

Ancak bu bidati meşrulaştırmak için yoğun çaba harcayan Şafii fakihlerinden İbn-i Hacer el-Heytemi, tüm çabalarına rağmen ulema tarafından kabul görülmemiştir. Buna karşın Selef uleması, sahih sünnetten deliller getirerek mevlidin bidatliğini ispatlamıştır.

Günümüzdeki Müslüman toplumlarında ibadetin azalması ve takvadan uzaklaşma, bu tür bidat ve hurafelere toplumsal rağbetin artmasına neden olmuştur.

  • Dijitalize edilen İslam ve Müslüman coğrafyamız

Bidat ve hurafelerin yaygınlaşması, gerçek dinin yerine geçen gelenekler ve İslam’ın minimalize edilmesinin yanı sıra bir başka sorun da dinin dijitalize edilerek toplumsal yaşamdan çıkarılması olmuştur.  

Kur’an tilavetinin yerine cihazlardan dinlenmesi ile yetinmek, taziye ve sıla-i rahim ziyaretleri yerine telefon ile mesajlaşmak ve benzeri durumlar çok ciddi boyutlara ulaşmıştır.

Oysa Kur’an ve sünnet esasları üzerine inşa edilen İslam’ın yaşanması muhakkak ki halis ve salih amel ile oluşur. Yani kul bedeni, malı ve aklı ile İslam’ı hayatına tatbik etmelidir. Dolayısıyla dijitalize edilen sözde din Kur’an ve sünnet çerçevesinde şekillenen ameli hayata alternatif olamaz. Böylesi bir durum ya merdud bir bidatten ya da şirkten sayılır.

Modern asrın yeni jenerasyonu İslam’ın sanal alemde yaşanabileceği kanısındadır. Kelimenin tam manasıyla gerçekten bir eksen kayması yaşamaktadır. Elbette ki bu çarpık psikolojik yaklaşım tesadüfi değildir. Zira inanç noktasında zaaflara sahip olan gençliğimiz, seküler hayat tarzına ve maneviyat eksikliğine da maruz kalmaktadır.

Tasavvuf, Alevi-Bektaşi gelenek ve demo-İslam gibi dalalet yöntemleri ile vesayet altına alınmaya çalışılan Anadolu Müslümanı, çetin bir sınavdan geçmekte ve maalesef mahalle baskısına bazen yenik düşebilmektedir.

Dijitalize edilmiş dine göre hareket eden toplumumuz, Kitap-sünnetten beslenen, fıkıh, hadis, tefsir ve usul ilimlerine vakıf ulema yerine, “Google” ile dini yaşamına sınır çizmeye çalışmakta, dolayısıyla ubudiyet hayatını tahrip etmektedir.

Son dönemde fazlasıyla piyasaya sürülen çeşit çeşit dini içerikli dijital materyallerin, masum olmadığı kanaatindeyiz. Bizce sanal veya dijitalize edilmiş İslam da tıpkı Sünnet mektebini ortadan kaldırma, “Demokratik Medeni İslam Modeli” ve benzeri projeler gibi bir proje olup sahih ve salih İslami hayat aleyhine geliştirilmiş ve topluma sunulmuştur.

Mesela dini bayramlarda ve cuma günlerinde ibadet gibi görülen telefon mesajları adeta dini bir vecibe haline getirilmiştir. Mesaj sahibi dini bir vecibeyi üzerinde eda etmiş olduğu kanısındadır. Taziye mesajları da yine aynı şekildedir. Ayrıca cenaze namazına kısa zaman kala daha popülerleşmesi ve efsaneleşmesi için mevta mesajlarla teşhir ediliyor.

Böylesi bir din modeli gayet mealcilere ve modernist sünnet düşmanlarına iyi bir misyon kazandırmıştır. Zaten bu projeye modernistlerin mükemmel derecede katkıları vardır. Türkiye’de telefonlara mesajla davet tebliği gönderen anonim zatların numarasını aradığınız zaman cevap alamazsınız. Bu şahıs kendisini Hızırvari, esrarengiz bir şahsiyet olduğunu göstermek ister. Maalesef yaşamı ile yaptığı davet arasında ise hiçbir alaka yoktur.

Zikirmatik, Kur’an okuyan kalem, gül kokulu tespih, namaz kıldıran seccade gibi Çin ürünleri olan dijital ibadet malzemeleri Müslümanlara bol miktarda manevi zarar, Çin ve Tayvan sanayisine ise iyi bir ekonomik katkı sağlar.

Zira peygamberimizin zikirmatiği yoktu çünkü o Allah sınırsızca zikrederdi, Kur’an okuyan kalemi de yoktu ya kendisi okur ya da Ali bin Ebi Talib veya Ubeyyu bin Ka’b gibi sahabeye okuturdu. Yani her bir sahabe Kur’an ve sünneti bütün vücudu ile yaşardı. Herkes Kur’an ve sünneti mobilize etmiş bir vaziyette asr-ı saadette yaşadılar.

Dijitalize edilmiş dinin bir başka hurafesi de telefonlara kaydedilen Kur’an tilavetidir. Özellikle kabristanlarda başvurulan bu hurafe son dönemde giderek yaygınlık kazanmaya başladı. Öncelikle kabristanlarda Kur’an okumanın sünnette yeri yoktur. Bir diğer husus ise cihaz ve malzemelerle tilavet, ibadet değildir. Kur’an okumayı bilmeyen kişi, zaman zaman “tam dijital bir ibadete baş vuruyor” böylece mezarın başında telefonundan Kur’an tilavetini dinletisi gerçekleştiriyor.

Eğer böyle bir din olsaydı bataryalı bir cihazın kayıtlarındaki tilaveti kabirler arasında belediye tarafından organize edilerek kesintisiz hizmet sunulması lazımdı. Belki o kabristanda yatan Müminler bol bol istirahate çekilirlerdi (!).

Bir başka dijital bidat ise ilahilerin müzik eşliğinde okunmasıdır. Bu şekil ise tam bir ibadet olarak görünmektedir. Hatta FETÖ terör örgütü de Esma’ül Hüsna’yı müzik eşliğinde zikir haline getirmişti.

Bidatlerin Müslüman toplumlara manevi zararın yanı sıra bir de büyük sosyolojik zararları da olmuştur. Bunun örneği Napolyon Bonapart’ın 1700’lerin sonlarındaki Mısır işgalidir. Mısır halkı defler ve dualarla grup halinde zikir yaparak Bonapart’ın ordularına karşı çıkmaya ve Kutup-Gavs isimlerini anarak kurtuluşu dilediler. Ancak maalesef bu saçma bidat, Mısır için hiçbir işe yaramadı. Fransız ordusu çok kısa süre içinde Mısır’a girerek işgal etti.

Hatta Ezher Şeyhi’nin Balkan savaşları sırasında talebelerinden grup halinde oturup adeta hatim okur gibi Sahihi Buhari eşliğinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti için dua etmelerini istediği rivayet olunur.

Habeş-Mısır savaşı sırasında, Hıdiv İsmail Paşa ile Şerif Paşa arasında şöyle bir diyalog geçtiği rivayet edilir:

  • Hıdiv İsmail: Siz darlığa girince ne yapıyorsunuz?
  • Şerif Paşa: Biz zorluğa girdiğimiz zaman salih kişileri toplayıp Buhari okuturuz.

Bunu duyan Hıdiv İsmail, hemen Ezher’e haber gönderip ilim ehli insanları toplatır ve kıbleye doğru oturtarak Buhari okumalarını emreder. Ancak yine bir sonuç alamıyor. Hıdiv İsmail daha sonra kızarak şöyle der:

  • Ya okuduğunuz Buhari değil ya da siz salih ulema değilsiniz. Bu okumalarınızla memleketimize bir fayda gelmedi.

Bunu duyan yaşlı bir şeyh ayağa kalkarak şöyle der:

  • Resulullah (a.s) bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Ya marufu (iyiliği) emredersiniz ve münkeri (kötülüğü) nehyedersiniz ya da Allah sizden şer olanları sizin üzerinize musahhar edecek, içinizdeki salihler de dua edecek ve duası kabul olunmayacak.” (Müsned-i Ahmed ibn-i Hanbel cilt 5, syf. 388)    

Tarihte de olduğu gibi bidat dolu bir duanın ve yakarışın hiçbir faydası olmadığı görülmüştür.

Nitekim buna benzer sayılamayacak derecede bidatleri toplumumuza din diye sundular.

Bidatin günahı asla affedilmez çünkü o bidati icat edenin günahı, bidatle amel edenin vebali kadardır. Ayrıca bu bidatle kıyamete kadar amel edildikçe o bidati inşa eden azap görür.

Allah Resulü (a.s.) hadisi şerifte şöyle buyuruyor:

“Kim bir bidat ihdas eder ve bununla amel edilirse, bu bidatle amel edenlerin günahı kadar da ona günah yazılır, diğerlerin günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” (Süneni İbni Mace 210)

Başka bir hadiste de şöyle buyruluyor: “Kim bizim işimize/yolumuza/sünnetimizde olmayan bir amel/bir ibadet yaparsa/ bir hüküm verirse o işi merduttur/ reddedilir.” (Buhari, İtisam; 20, Müslim Akdiye, 17.18)

Yine başka bir hadiste ise Allah Resulü (a.s.), “Bütün bidatler dalalettir ve dalalet ehli cehennemliktir.” (Müslim, Süneni Ebu Davud, Nesai, Ahmed İbn Hanbel)

Ayeti kerime de ise şöyle buyurulmuştur: “De ki eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ali İmran 30)

Allah’ın dinine bidat mikrobu bulaştıranların Allah ve Resul’ü tarafından ikaz edilmiş ve apaçık bir şekilde Sünnete ittiba etmekle emrolunmuşlardır. Sahabenin ve selefin metodu hiç şüphesiz Kur’an’ın gösterdiği rol model olan Hz. Resulullah’a tabi olmaktır. Maalesef mealciler, modernistler, tasavvuf erbabı, statüko nizamına entegre olmuş sözde din adamları, din tüccarları ve işportacıları bidat tohumları ekmeye devam ediyor, hurafeleri meşrulaştırma çalışmalarına hız veriyorlar.

Allah bizleri halis Tevhidi imanı yaşayanlardan eylesin.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir