İslam’ın içindeki mistik alternatif din
Kur’anî bilinç ve bağımsız Müslüman kimliğinin oluşmasını engelleyen, toplumsal yaşamı tekelleştiren ve Tevhid inancını zedeleyerek kul-Allah ilişkisini “Mürit-Şeyh-Allah” teslisine dönüştüren Tasavvuf, bir çeşit mistik yapılanma olan “zühd” kavramının suistimali neticesinde adeta İslam içinde alternatif bir dine dönüşmüştür.
Tasavvufu genel yapısıyla ele almadan önce “mistisizm” kavramını tanıyalım. Sıkça dillendirilen Mistisizm gizemliliği çağrıştırıyor. Gözlerin kapanması anlamına gelen Mistisizm, Yunanca “miyein” teriminden türemiştir. Akıl ve mantık ile erişilmeyen doğaüstü olaylara sezgi yöntemi ile ulaşmaktır.
Mistisizm bir din değildir. Mistisizmde akıl ve mantık işlev göremez ancak sezgi yolu ile metafizik olaylar müşahede edilebilir. Mistikler evrenin sonsuz gizemlerle dolu olduğuna inanırlar. Mistisizmin bir kolu panteizmdir. Panteizm ise kâinatın kendi yaratıcısı ile bir bütün kabul eder. Evrenin yaratıcının bir parçası olduğunu yani doğanın yaratıcı ile yek vücut olduğunu savunur.
Netice de şöyle bir tezat ortaya çıkar: yaratıcı doğadır doğa yaratıcıdır. Tabii bu açıklama mistisizm kavramın felsefi ve bilimsel manasıdır. Peki bu doğrultuda mistisizm ile İslam’ın arasında bir bağ kurmak doğru mu? Elbette mümkün değil. Zira temelleri insan zihninin ürettiği halüsinasyonlardan oluşan bir saçmalıklar yumağı ile temelleri alemlerin rabbi olan Allah tarafından atılan pak, duru bir inan sistemi olan İslam’ın birbiriyle rabt olmaları söz konusu olamaz.
Mistisizmin ürünü sufizmdir. Şeyhülislam İbn Teymiyye sufizmin tanımını şöyle yapıyor: Tasavvufun ilk ortaya çıkması Küfe’de (Irak) oldu, nedeni ise bu bölgenin Fars coğrafyasına yakın oluşuydu ve Yunan felsefesinin etkisine girmesiydi. Hicri üçüncü asrın sonlarına doğru zirveye çıkan Tasavvuf, Fars topraklarından Irak, Mısır ve Mağrip (Kuzey Afrika) coğrafyalarına dağıldı. Daha sonra tarikatlara bölünen Tasavvuf virüs gibi sahih İslam’ın içine sızdı.
Kur’an ve Sünneti kaynak edinen İslam ile Tasavvufun sözde evliyalarını kaynak edinmesi ikisini birbirinden ayıran en önemli faktörlerdir.
Tasavvufa göre, (sözde) evliyalar, ledûni (aracısız vahiy) ilim ve ruhanilerin (cin huddemler) vasıtası ile Allah’tan bilgi alır. Tasavvufta ayrıca ruhun göklere yükselmesi ve Allah’ta fena (yanı kaybolma) olarak, kalp aynasını cilalamak ve böylece tüm gaybi evliyalara bildirme inancı da hakimdir. Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.v.) ile sözde irtibata geçme iftirasını da gündeminde daima tutan tasavvuf, Kur’an ve Sünnete ise bâtıni bir yaklaşım ile yaklaşıyor. Kur’an ve sünnetin her bir harfi için ayrı birer mana olduğunu öngören tasavvufa göre, bu manaya da sadece sufi vakıftır.
- Tasavvufta Allah tasavvuru
Bütün sufilerin bir tek anlayışla hareket ettiğini söylemek mümkün olmamakla beraber, Sufilerin Allah hakkındaki itikatları çok fazla çeşitlilik arz edebiliyor. Bazıları hululculuk (Yaratan’ın her şey içinde zuhur etmesi) doktrinine inanıyor. Yani bu anlayışa göre sufi ilahlaşabilir ve rububiyet makamına erişebilir. Önce nübüvvet, sonra uluhiyet makamına vasıl olur, böylece sufi Allah’ın bildiği gaybi bilir ve Allah ila birleşir.
Hicri üçüncü asır da yaşayan tasavvufun ileri gelenlerinden sayılan Bayezid-i Bistami şöyle diyor:
“(Allah) Bir kere beni kaldırıp huzuruna götürdü ve bana dedi ki, ‘ya Bayezid mahluklarım seni görmek istiyorlar.’ Dedim ki vahdaniyetinle beni süsle, enaniyetine büründür, ahadiyet makamına da kaldır.”
Böylece “hulul” akidesinden de “vahdet-i vücuda” intikal oluyorlar, (panteizm) yani yaratan ile yaratılmışın birleşmesi. Günümüzde bile bu gayri İslami nazariye ezici çoğunluktaki bir kısım tasavvuf ehlinde varolmaya devam ediyor.
“Allah ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü. (Haşa ve kella)” cümlesi bu itikadın tecessüd eden halidir. Aslında bunu söyleyen aynı sıfatı kendine de yakıştırıyor. Çünkü her sufinin belli bir makama çıktıktan sonra yaratan ila birleşmesi inancını az önce zikir etmiştik.
Böylece bu cümleyi dillendiren kişi muhataplarına kendi ilahlığını da zımnen ilan etmeyi hedeflediği ibraz oluyor.
Tasavvuftaki fena makamının Budizm’deki karşılığı Nirvana’dır. Bir Budist nasıl ki tekâmül süreciyle Nirvana’ya ulaşıyorsa, bir sufi de aynı tekâmül süreciyle terakki (derece de yükselme) ediyor ve böylece yaratan ile birleşerek onun sıfatına sahip olabiliyor. (El-İyazu Billah!)
Tasavvufa göre bu hulul makamı aşılırsa “vahdet-i vücut” makamına terakki edilir. Yani yaratan ila yaratılan bir sayılır. Öte yandan kâinatta görülen eşyanın tamamı “itibaridir” inancını sürekli bir şekilde dillendiren tarikat erbabı ise, zımnen varlığı, yaratılanı yok sayarak varlığı sadece Allah’a tahsis ederek aslında vahdet-i vücuda olan bağlılıklarını icra ediyorlar.
- Tasavvufta Peygamber tasavvuru
Bazı sufilere göre Peygamberler, onların mertebesine ulaşamaz. Çünkü peygamberler tasavvuf ehli olanların haline vakıf değiller. Bu konuda da yine Bayezid-i Bistami’nin şu “meşhur” sözü aktaralım, “Öyle bir denize daldım ki enbiya sahilinde duruyorlardı.” Zımnen enbiyanın giremediği denize ben girebildim demek istiyor.
Tasavvuf bazen de peygamberi ilahlık derecesine çıkarır. Bu bağlamda başta Muhiddin Bin Arabi ve sair tasavvuf ehlinin şu görüşünü hatırlatmakta fayda var; “Peygamber kâinatın kubbesidir (Arş üzerinde Allah). Yer, gök, Arş, kürsü ve tüm mevcudat onun nurundandır. O tüm mevcudatın ilk yaratılmışıdır.”
- Tasavvufta “evliya” tasavvuru
Tasavvufa göre, evliya bütün beşerî sıfatlardan izole olup ilahi sıfatlara girer zahir ve batınında Allah ila eş değerde bir makama vasıl olur. (Bu küfür inancından Allah’a sığınırız!) Zira tasavvufa göre evliyaları dilerse yağmur yağdırabilir, hastaları iyileştirebilir, dilerse ölüleri diriltebilir ve alemi felaketlerden kurtarabilirler. Hiç şüphesiz tasavvufun bu evliya tasavvuru da rububiyet şirkine girer.
- Tasavvuf ehlinin cennet-cehennem hakkındaki inancı
Tasavvuf ehlinin hedefinde cennete talip olmak ve cehennemden korkmak diye bir düşünce yoktur. Ancak ibadet salt Allah zatına yapılır. Hakiki ibadet karşılıksız yapılan ibadettir. Onlara göre cenneti talep etmek derecenin noksanlığına sebebiyet vermektir. Ancak onlara göre fenaya talip olmak ve fenafillah makamına yükselmeye talip olmaktır. Sonra gaip esrarlarına vakıf olmaktır. Onlara göre cennet bu makamdır. Cehenneme gelince onların inancına göre cehennemden korkmak kâmil bir sofu için uygun olamaz zira bu köle ahlakındandır, hürlere yakışmaz.
- Tasavvuf ehline göre ibadet ve şeriat
Onlara göre namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler avam ibadetidir. Kendilerini havas olarak nitelendiren tasavvuf ehlinin ibadetleri özeldir. Onlara göre ibadet, nefis tezkiyesi ile yapılırsa beden tamamen temiz olur, kalp Allaha bağlanır ve o zaman fena makamı hasıl olur. Hz. Peygamber’den (s.a.v) istimdat edilir, Allah’ın “ahlakı” ile ahlaklanır. Hatta sufi, olmayan bir şeye “ol” dese derhal oluverir. Halkın sırlarına vakıf olurlar. Tasavvuf ehli olanların davranışları “zahiren” İslam Şeriatına muhalif gelmesinde bir beis olmaz. Onlara göre uyuşturucu, içki, mevlitlerde veya zikir halkalarında kadın ve erkeklerin karışık olması normaldir. Çünkü onlar için evliyanın Allah’tan kendisine gelen has bir şeriatı vardır.
- Tasavvuf ehline göre helal ve haram
Vahdet-i vücut ehline göre haram diye bir şey yok her şey onlara mubahtır.[1] Onlarda zina ve livata normaldir.[2] Hatta bazıları Allah’ın onlardan kulluk teklifi kaldırdığını onlara, başkalarının üzerinde haram kıldığı her şeyi helal kılmış olduğunu iddia ederler.
- Tasavvuf ehline göre siyasi liderler ve yöneticiler
Tasavvufçulara göre, şer güçlere veya idarecilere karşı koymak caiz değildir. Çünkü, Allah kendi iradesi ile onları o makama tayin etmiştir inancına sahiptirler.
- Tasavvuf ehlinin Hızır (a.s.) hakkındaki düşüncesi
Kehf suresinde isimsiz geçen Hızır (a.s.) kıssası tevatür derecesinde hadislerle varid olmuştur. Ancak Hızır’ın (a.s.) şahsiyeti ile ilgili İslam toplumlarında çok farklı kültler meydana gelmiştir.
Hz. Hızır ile ilgili özellikle tasavvuf vitrinlerinde çok fazla hurafe ve yalan örülmüştür. Hatta tasavvuf büyüklerinden “İmam-ı Rabbani” (Ahmet Serhindi) ise Hızır’ın (a.s.) Şafii mezhebine mensup olduğunu iddia ediyor. (Mektubat c.1, s.308)
Sufilerce etrafında hurafe yumağı oluşturulan Hızır (a.s), tasavvuf ehli için temel şahsiyetlerdendir. Çoğu zaman sözde delillerini Hızır’ın kıssasından devşirmeye çalışan tasavvufçulardan bazıları bu şahsın peygamber olmayıp büyük bir veli olduğunu, Musa’nın (a.s.) bile kendisinden bilgi talep ettiğini, dolayısıyla da bir velinin peygamberlerden üstün olabileceğini iddia ederler.
Yine tasavvufçular, Hz. Hızır (a.s.) kıssasından “salih kulun” (veli) Allah’tan aracısız bir şekilde doğrudan bilgi aldığını öne sürerler. Buna istinaden de salih kul zahiri şeriata göre aykırı hareket edebilir.
Tüm bu hurafeler yetmezmiş gibi bir de tasavvuf ehlinin Hz. Hızır (a.s.) ile gizliden iletişim halinde olduklarını iddia ederler.
- Tasavvufta yarı tanrılaştırılmış şahsiyetler ve mitolojik inançlar
Tasavvuftaki “keramet” inancı başlı başına bir mitoloji kaynağıdır. Mürşit ise uçuyor, kaçıyor, çarpıyor, körleştiriyor, felç ediyor ve cennete veya cehenneme atma yetkisini elinde bulunduruyor. Hatta Mahşerde müritlerini sivrisinek şeklinde kibrit kutusunda Allah ve Peygamber’e göstermeden cennete götürüyor. Yani bu zatlar metafizik alemin efsane kahramanları (! …)
Yani bu inanca göre alternatif ilahlar vardır, kutup, gavs, abdal, evtad… Ayrıca bu esrarengiz, olağanüstü (!) şahsiyetler doğaüstü güçler kullanıyorlar. Mesela yağmur yağdırabiliyorlar, kara ve deniz zorluklarında müritlerinin imdadına koşuyorlar. Mürit istediği yerde onları çağırdığı zaman anında hazır bulunuyorlar. Gazaba geldikleri zaman alemleri titretebiliyorlar.
Onlar için ölüm sadece boyut değiştirmektir, öldükten sonra bile dünya hayatına sürekli vakıftırlar, kimin neler çevirdiğini biliyor ve gerektiğinde müdahalede de bulunabiliyorlar. Zaman zaman dünyaya geri gelip bazı ortamlara giriyorlar. Bu bağlamda, tasavvuf ehlinin zımnen reenkarnasyona inandıklarını da söyleyebiliriz. İstedikleri zaman ölüm meleğinin elinden ruhları zorla geri alabiliyorlar. Yani anlaşılan mutlak otorite sahibi olan Allah’ın ilahi kudretine ortaklar. (Neuzu billah)
- Tasavvufta şeytana (iblis) gösterilen saygı
Başta tüm semavi kitaplarda olmak üzere tüm beşerin tarihinde iblisin dünya hayatında ademoğulları için bir imtihan sembolü olduğu ve şer bir ruh o olup Allah (c.c.) ve melekler tarafından lanetlendiği belirtilir. Özellikle Kur’an-ı Kerim’de 62 kere şeytan adıyla 11 kere de iblis şeklinde geçiyor ve insanlığa onun yolunu takip etmemeleri, onun vesveselerine kanmamaları, onun insanlığın düşmanı olduğu öğütlenir.
Tasavvuf ise şeytanı bile bile iyilikle yorumluyor ve hatta saygı gösteriyor.[3] Örneğin, Rabbani Mektubat’ının cilt 2, sayfa 171’in haşiye kısmında şöyle diyor:
“Ahmet Gazali, Şeyh Kasım-i Kürkani’den nakil ederek şunları söylüyor; Şeyh Kasım, iblisten bahsederken, ismini iblis diye anmıyordu ancak onu ‘hocaların hocası’ diye zikrediyordu.” Yani övgü ile zikir ediyor.
Aynı kaynak aynı sayfa da yine şöyle deniliyor:
“Ayn’ul Kudda el-Hemedani diyor ki Bürke ‘kuddise sirruhu’ Fetih’ten şöyle rivayet ediyordu: İblis dedi ki dünya da benden daha şaki yok ve ağladı. Bunu dinleyen Bürke sinirlenerek şöyle dedi: Be adam o iblis ise de sana böyle demeye hakkın yok ancak Cibril sıfatlı olman lazım ki onun gözü ile gerçeği görüp böyle konuşabilirsin.”
Yine aynı kaynakta, Hüseyin İbn Mansur da şöyle diyor:
“Gerçek erkeklik sade iki kişiye yakışır Ahmet (Hz. Resulullah a.s.) ve iblis…”
Çok açık ve net bir şekilde tasavvuf içindeki kimi şahsiyetlere göre, iblis inancının vardığı nokta haşa ve el-iyazubillah, şeytan (aleyhilla’ne) ile Hz. Resulullah’ın (a.s.) eşleştirilmesi noktasıdır.
Ayrıca tasavvuf ehlinin iblise övgülerini görmek için şu kaynaklara da bakılabilir:
- Telbis’u İblis s. 68,
- Şerhi Nehc’ul Belaga c.1, s.107,
- Lisan’ul Mizan İbn Hacer El-Askalani c.1, s.294,
- Şetahat s. 58,
- Et-Tevamis s.51,
- Temhidat s.268,
- İslam Sufileri Reynold A. Nicholson s.176,
- Tezkiret’ul Evliya, Attar en-Nişaburi c.1, S.258,
- Riyad’u Es-Seyahe s.270, 3. baskı.
Netice olarak, yüce Allah’ın (c.c.) peygamberler ve hatem’ül enbiya aracılığıyla bizlere gönderdiği din ekmeldir; takvalı olmak ve Allah’ın (c.c.) Rızasını kazanmak için bir ayrıca birtakım alternatifler üretmeye gerek yoktur.
İslam’ın bilhassa Hulefa-i Raşidin’den sonraki yayılma sürecinde, liyakatsiz ve tamahkar devlet adamlarının ihmal ettiği ve ötekileştirdiği sonradan müslüman olanların, doğrusunu öğrenemedikleri için, eski dinlerini İslamla mezcetmesi sonucu ortaya çıkan sufi akımların çok büyük bir kısmı, özellikle felsefelerini çeşitli ayin ve ibadetlere uyarlayanlar bilerek veya bilmeyerek büyük bir sapma yaşadılar.
Söz konusu sapmanın müsebbipleri ve bildiği halde sapmada ısrarcı olanlar muhakkak Allah (c.c.) huzurunda hesaba çekilecektir. Saf bir niyetle, çeşitli sebeplerle dinini nasıl yaşayacağını bilmediği için kendisine rehberlik edecek bir mürşit amacıyla birilerine başvuran her müslüman ise son derece dikkatli olmalı ve dini mübinin temel kaynağı Kur’an ve Sünnet yolundan ayrılmamaya, ilmin, ahlakın, merhametin, kulluğun ve her türlü erdemin en zirve noktası olan Rasulullah’ın örnekliğinde bir hayat yaşamaya azami gayret göstermelidir.
Selam hidayete tabi olanlaradır.
[1] Bkz: Ed-Debağ el-Abriz, c.2, s.43
[2] Bkz. İbn’ul Cevzi, Telbis’u İblis, s.25, İbn’ul Furat Tarihi, c.8, s,85, Fevat el-Vefeyat, c.1, s.466,467, Tabakat-i Kübra, İmam Şaarani, c.2, s.77)
[3] Bkz. Abdülkerim Cîlî, İnsan-ı Kamil, s.42

