İslam’da peygambere verilen teşri yetkisi
İslam çerçevesinde Kur’an-ı Kerim’in yanında Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) da Yüce Allah tarafından ikinci teşrii mercii kılınmış olmasını ve bunun keyfiyetini ele almadan evvel kısaca Sünnetin ne olduğunu hatırlamakta fayda vardır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) fiil, söz ve takrirlerinin tamamı İslam literatüründe “Sünnet” olarak tanımlanmıştır. Bu husus ise “O hevadan (kendi tutku ve arzuları doğrultusunda) konuşmaz” (Necm-2) hükmü ilahisi üzerine mebnidir.
Bu temelde zuhur etmiş olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yani Sünnetinin Yüce Allah tarafından korumasız bırakılması düşünülemez. Dolayısıyla Hz. Resulullah (s.a.v) ve sünnetinin teşrii mercii olması yadsınamaz bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Peygamberimiz (s.a.v) yukarıda mezkûr ayetin hükmü gereği bağımsız bir söz ve harekette bulunamayacağından, emir ve nehiylerinin Müslümanlar için bağlayıcı olması kaçınılmazdır.
Kaldı ki kimilerinin iddia ettiği gibi Hz. Resulullah (s.a.v.) teşrii merci olmasaydı sünnet bir bütün olarak anlamsız hale gelirdi.
Şayet Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Kur’an’daki bir emri tefsir veya destekten ziyade haricen bir hususta teşriide bulunup bulunamayacağı sorulacak olursa; el-cevap, evet teşriide bulunabilir.
Ancak bu Peygamber efendimizin kendi kendi heva ve hevesinden değil yine de ilahi vahyin ilhamı ve yüce Allah’ın ona tanıdığı salahiyetle gerçekleşmiştir.
Mesela Tirmizi ve İbn Mace gibi hadis kaynaklarında geçen ve Şeyh Nasiruddin Albani’nin de tahkik sonucu sahih olduğunu belirttiği şu hadis, efendimizin teşrii makamı olmasına bir örnektir: “Bilinizki Allah resulünün haram kıldığı şey Allah’ın haram kıldığı gibidir.”
Ayrıca “Eğer ümmetim üzerinde meşakkat zorluk olmasaydı bütün namazlarda misvakı emrederdim” hadis-i şerifi de Hafız İbn Hacer el-Askalani tarafından en üst düzeyde sahih hadislerden kabul edilmiştir.
Zikrettiğimiz veya etmediğimiz daha birçok ayet ve hadisten anlaşıldığı üzere Allah Rasulü (s.a.v) doğrudan hüküm koymuştur ve buna yetkilidir. Tekrar bir örnekle açıklamamıza devam edelim;
“Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren, süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileri ile zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (bir nikah altında) bir araya getirmeniz. Ancak geömişte yapılanlar başka. Lüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Nisa-23).
İşte bu ayetin koyduğu hükme izafeten Allah Rasulü (s.a.v.) de ikinci bir hüküm eklemiş ve “zevce ile halası veya zevce ile teyzesinin bir nikah altında olamayacağına” hükmetmiştir.
Ehl-i sünnet ulemamız şu hususlarda ittifak etmiştir:
Sünnet nassı üç kısımdır:
- Kur’an ahkamını teyit eden kısım. Yani icmal ve tefsir hususunda ayete muvafık olan.
Örneğin, namaz, zekât, oruç ve hac gibi temel ahkamları açıklamada adeta ayet yolunda ayeti takviye eden hadisler gibi.
- Kur’an ahkamlarını beyan eden veya mücmel ayeti açıklayan umum nazil olan ayeti mutlakıyet manasından tahsis eden Hadisler gibi.
- Kur’an’ın sükût ettiği bir hükmü İslam şeriatına ilave eden hadisler gibi.
Zikrettiğimiz üzere kadının halası veya teyzesi ila bir nikah altında olmasının haram sayılması gibi.
Öncelik hükmü ve nenenin miras hakkına sahip olması vs. gibi hükümler Kur’an’da olmadığına göre doğrudan Resulullah (s.a.v.) tarafından belirlenmiş hükümlerdir.
Bu doğrultuda birçok ayet de delil olarak gösterilebilir:
“Ey iman edenler Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz , Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulü’ne arz edin. Bu daha iyidir, sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa-59).
Ayrıca Maide 92, Nur 62, Haşır 7, Nisa 65. ayetler de açıkça yüce Allah ile beraber Peygamber’e (s.a.v) de itaat edilmesinin zorunluluğuna işaret etmiştir.
Bir kısım zevatın iddialarına karşın yüzlerine bir tokat gibi inen bu ayetlerde Allah Teala’nın ısrarla Resulullah’ı (s.a.v.) ayrıca zikretmiş ve itaat edilmesi gerektiğini belirtmiş olması son derece manidardır.
“Allah ve Resulü bir konuda hüküm verdiği zaman, mümin erkek ve mümin kadına o konuda konuda kendi isteklerine göre tercih hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab-36).
Sünnetin ortaya koyduğu bazı hükümleri kısaca zikredelim;
Allah Teala En’am 145’e göre ölü hayvan (leş) etini haram kılmıştır. Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hükme bir istisna belirlemiş ve deniz hayvanlarını, balıkları, yiyebileceğimize hükmetmiştir.
Ayrıca Resulullah (s.a.v) yırtıcı hayvanlardan azı dişi olanlar ile uçanlardan pençesi olanları ve evcil eşek etini haram kılmıştır. Yine Kur’an hükmüyle haram kılınan kana, karaciğer ve dalak kısımlarını istisna olarak hükmetmiştir.
Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahiyden yani Allah Teala’dan bağımsız olmadığı ve emirlerine mutlak itaat edilmesini buyuran çok sayıda ayet olduğunu zikretmiştik ama ayrıca Âl-i İmran 32 ve 132, Enfal 20, 21, 46, Maide 92, Muhammed 33, Teğabun 12, Nisa 59. ayetlere de bakılabilir.
Ayetlerde görüldüğü üzere Peygamber’in (s.a.v.) emrine uyulması emri mutlak bir şekilde insanlara gönderilmiştir.
Eğer ki Peygamber Efendimize (s.a.v.) teşrii hakkı verilmemiş olsaydı yüce Allah (c.c.) açık bir fermanla bunu bize Kur’an’da bildirirdi, oysaki bunun aksine Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) bütün emirlerine uyulması gerektiğini birçok ayette buyurmuştur. Kaldı ki peygambere teşrii yetkisi verilmemiş olsaydı, peygamber efendimiz İslam’da belirlediği birçok helal ve haram hükümü neye göre koymuştur?
Yukarda verdiğimiz örneklere benzer daha birçok misal var. Örneğin erkeklerin ipek elbise giymesinin haram olması, erkeklerin altın takı takması, kadınların kendilerini giyimde erkeklere benzetmesi (erkek elbiselere benzer elbiseler giymesi gibi) kadınların gereksiz yerde estetik yapmaları, kadınların saçını deve hörgücüne benzer şekilde yapması, birinin nişanlanmış bir kıza kasten talip olması, üzüm bağı sahibinin üzümleri şarapta kullanacağını bildiği birine satış yapması, hayvanlara eziyet ve işkence yapmak, devlet görevlilerine rüşvet vermek, mahremi olmayan kadın yanında yalnız oturmak, ölülere yas matem tutmak, heykeltıraşlık, altın ve gümüş kapları kullanmak…
Bütün bu hükümler kesinlikle Kur’an’da bildirilmemiştir. Allah Rasulü (s.a.v.) tarafından İslam ahkamlarına ilhak edilmiştir.
Yaşadığımız çağda bir kısım nevzuhur ilim adamı müsveddesinin yüksek sesle, sünneti, İslam’da temel esas olmaktan çıkarma çabası, aslında çok yeni değil. Ancak geçmişte bu kadar gürültü koparamadıkları için ihtimam görmemişlerdi.
Bugün ise kendince kıt akıllarıyla İslam’ı yıkmak üzere bir araya gelenlerin sayısı ve sesi artmış durumda ancak ne geçmişte ne de gelecekte İslam hiçbir saldırı ile yıkılmadı ve Allah’ın izniyle yıkılmayacak. Bilerek bu akıma dahil olanların imanından, bilmeyerek kapılanların ise aklından şüphe edilir.
“Ve onlara ayetlerimiz, delillerle okunduğu zaman Bize ulaşmayı dilemeyen kimseler şöyle dedi: ‘Bize bundan başka bir Kur’ân getir veya O’nu değiştir.’ De ki: ‘O’nu, kendi nefsimden (bir şey) ilka ederek benim değiştirmem olamaz. Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbî olurum. Şâyet Rabbime asi olursam muhakkak ki ben, büyük günün azabından korkarım.’” (Yunus-15).
İşte yukarıdaki ayetin hükmünden de anlaşılacağı üzere kendi heva hevesiyle İslam hükümlerinde veya Kur’an da değişiklik yapmayan Peygamber Efendimize (s.a.v) itaat etmenin Allah katında ne anlama geldiğini ise Nisa 80. ayette görüyoruz:
“Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara koruyucu olarak göndermedik.”
Her ne kadar çok önemli ve üzerine çok daha uzun uzun konuşulması yazılması gereken bir konu olsa da kısaca Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sünnetinin İslam’daki sarsılmaz yerini bu yazıda hatırlamaya çalıştık.
Selam hidayete tabii olanların üzerine olsun.

