İslam dünyası, kavramlar ve dinsel felaket
Son asırda Ümmet kavramı mefhumunu yitirmiş olduğu gibi Müslüman kelimesinin de içi boşaltılmış durumda. Manevi değerler tamamen yozlaştırılarak, İslam kültüründe bir değişim inkılabı başlatıldı adeta, maneviyat kültürümüzde bir devrim başlatıldı. Cemaatler kendileri dışındaki cemaatlere düşman olarak, birbirlerini çekiştirmeye başladı. “Ben Müslümanım” demek sade kuru bir slogana dönüştü.
Evvela Tevhid ilkesi çarpıtılarak başta Suudi ailesi olmak üzere İslam dünyasındaki tağuti sistemlere dokunulmazlık kılıfına dönüştürüldü. Muvahhit Müslümanlar ise terörize edildi. Elbette Türkiye’de de Tevhid külahını başına takmış bazı rejim dalkavukları, mazlum muvahhitlerin kategorisi dışındadır. Çünkü bu gurubun başındaki kodaman Suudi ailesi ile rejim arasında adeta bir köprü kurmuş durumdadır.
“Türkiye’mizde toplum Allah’ın rububiyet sıfatıyla problemlidir o halde rububiyet tevhidini tebliğ etmemiz lazım” şeklinde bir iddia ile gündemimiz sisteme doğrudan dokunacak olan uluhiyet Tevhidinden uzak tutulmaktadır. Her ne kadar doğruluk payı olsa da bu yaklaşımın ne rejime bir zararı var ne de mağdur Anadolu toplumuna bir yararı var. Dolayısıyla İslam’ın toplumsal hedefleri olan ‘kıyam, cihat, beraat ve hareket’ gibi terimler kürsüleri dolduran vaiz efendilerin vaazlarında sansürleniyor. Böylece halkın psikolojisi üzerinde ciddi bir hegemonya kurularak, bu kavramlardan uzak tutulmaya çalışılıyor. Binaenaleyh mücahit, muvahhit kavramları ise DEAŞ veya Vahhabilik (Selefilik) ile itham edilmenin en iyi anahtar kelimeleri kategorisine alınmıştır.
Geriye kalan Tevhidsiz, cihadsız, bidat ve hurafelerle dolu çarpık bir “İslam” anlayışı ise hiziplerin, cemaatlerin kamçısı olmuş, halkın sırtından geçinmenin aracına dönüşmüştür. Bu anlayış toplumda sahte ilahların doğmasına neden olmuştur.
Öte yandan sözde bazı dini guruplar ise yarım yamalak Tevhid anlayışıyla beraber hadis eleştirisini de gündemlerine alarak yeni bir akım şeklinde tebarüz etmeye başlamıştır. Bunlardan bir kısmı İslam’ı Türk milliyetçiliği ile sentezleyerek “Türk Ehli Sünneti” gibi bir kılıfla toplumda yer edinmeye çalışıyor. Tasavvuf, tarikatların eleğinden geçen Anadolu coğrafyası Ehli Sünnet kavramını kullanan dini akımlara çok çabuk rağbet gösterebiliyor.
Bu bağlamda tarih sahnesinde ortaya çıkan bu ve benzeri akımların tağuti rejimlere nasıl da entegre olduklarını, rahatlıkla faaliyetlerini sürdürdüklerini iyi biliyoruz. Moğolların İslam coğrafyasına istilasından günümüze kadar, işte bu sözde dini grupların zalimlerin ölüm günlerinde yas ve mateme girdiklerine tarihimiz şahittir.
Mesela yukarıda değindiğimiz bazı grupların, tarikatların yakın tarihte Suriye’nin eski Devlet Başkanı Hafız Esad’ın 2000 yılındaki ölümü nedeniyle Halep ve Şam sokaklarında yas merasimi adına ortaya koydukları bir çeşit sözde keramet gösterilerine tüm Müslümanlar şahit olmuştur. İşte tüm bu çalkantı ve dinsel kaosun arkasında dış mihrakların olduğu kanaati hâkim oluyor.
Başta ABD olmak üzere evrensel İslam düşmanları, ümmetin dini kültürünü tahrip ve tahrif projelerini yıllar önce devreye koymuşlardır. Bu projelerin taşeronları iş başı yapmak üzere Müslüman toplumlara gönderilmiştir. Dikkat çeken husus ise her cemaatin dini anlayışında ilginç farklılıkların olmasıdır. En önemlisi de bu manevi fırtına ve keşmekeşlik ortamında enteresan bir akım göze çarpıyor; hadis inkarcıları…
Bu akımın metodu ise akılcılık ve reformistliktir. Bazen hadisler arasında sözde çelişki olduğu şeklinde söylentileri gündeme getiriyorlar, bazen de ayet ile hadisler arasında zıtlıkların olduğunu iddia ederek hadisleri inkâr ediyorlar. İbn Kuteybe, İmam Şatibi ve Dr. Mustafa es-Sibai gibi alimlerin bu konudaki izahatlarını görmezden gelen bu hadis inkarcısı güruh, meşum zanlarını sürdürmeye devam ediyorlar.
Bu güruhun “akıl ve reformistlik” ile ortaya koyduğu dini anlayış, Batı Kilisesi’nin yıllar önce projelendirdiği “medeni demokratik İslam” projesinin ülkemizdeki sacayağı olduğunu çok rahat tespit edebiliyoruz. Yine buna benzer bir akım Libya’nın makbur diktatörü Muammer Kaddafi’nin öncülüğünde Şehit Önder Ömer Muhtar’ın emperyalizme karşı direniş gösterdiği topraklarda devreye sokulmak istense de ulemanın mücadelesiyle bertaraf edilmişti.
Aynı şekilde Mısır’da da bu çerçevede kısmen bir hareketlilik var, yalnız etkinlikleri hala topluma sirayet edebilmiş değildir. Taha Hüseyin’in ardılları ve Adnan İbrahim gibi şahsiyetler “hadisleri şekillendirme” çabası içindedirler. Türkiye de ise ilahiyat fakülteleri çevrelerinde hayli bir inkârcı akımı giderek revaçtadır. Ayrıca felsefe bölümlerinden mezun olanlar da bu hastalığın virüsüne bulaşarak, modern mutezile kervana dahi olmuşlardır. Öte yandan Türkiye’de gizlice Şiileşmiş İran destekli bir jenerasyon da hadislere sıcak bakmıyor. Çünkü Şia’ya göre Buhari ve Müslim güvenilir değil, sebebini de Buhari’nin Mervan bin Hakem’den rivayet nakli yaptığı ancak Ehli Beyt imamlarından nakil yapmamış olması olarak öne sürülüyor.
İlginçtir ki bu ilahiyatçı, akılcı, modernistler sahih ilmi gelenekle yetişmiş medrese mollalarına da karşı ciddi bir nefretle doludurlar. Medrese kültüründen yetişen alimler, bu akımın öncülerinin aksine, İslami ilim geleneğine bağlı yetişiyor. Maalesef ki köklü tarihimizde bunlara benzer ne sahabe ne selef-i Salihin ne de mezhep imamlarının kuşaklarında bunlar gibi düşünen ulema olmamıştır.
Biz bu akılcı, modernist akımın Batı tarafından desteklendiğine kanaat getiriyoruz. Tıpkı Hint alt kıtasında Kadıyanilik hareketini gizliden gizliye destekleyen İngilizler gibi, Batı’nın bu tür hareketleri de desteklediğine inanıyoruz. Özellikle Türkiye’deki bu akım, yeni jenerasyona hitaben hummalı çalışma yürütüyor ve akıllarını iğfal ederek, zihinlerini bulandırıyor.
Bazı insanlara da bu akımın anlattıkları din modeli daha cazip geliyor, çünkü böyle törpülenmiş, basit, ilkesiz, içeriği meçhul bir din, rahat yaşanabilir olarak addediliyor. Örneğin daha önceki yazımızda da değindiğimiz sözde “Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din” adlı eserde “Hadis-Mantık İlişkileri” şeklindeki bir başlıkla açıkça mantığı esas alarak, dolayısıyla akıl ve mantığı dinin esas kaynağı konumuna oturtuyorlar.[1] İslam’ın her iki bayramının yerine Noel’in kutlamasında bir beis görmeyen bu düşüncenin oryantalistlerle bağlarının olmaması, batı tarafından desteklenmemesi mümkün değildir.[2]
Dış mihrakların nübüvveti yıkma projesi olan hadis inkârı, istedikleri gibi sonuçlanması durumunda asıl hedeflerinin Kur’an oldukları hepimizce aşikardır. Şu anda Türkiye’de de bu bağlamda gizli ve açık çalışmalar yapılıyor. Misyonerler, evangelistler, kripto Yahudiler ve oryantalistler, uzun zamandır Kur’an’ı zedelemek için ayetleri orijinal Arapça ile yazmak yerine Türkçe yazmaya teşvik çalışmaları yaparak, Kur’an’ın vahiy edebiyatını bozmayı ve anlamsal olarak Kur’an’ı tahrif etmeyi planlıyorlardı. Tabi Türkçe Kur’an’ın ülkemizde toplum tarafından kabul edilmemesi bu planlarının kısmen bertaraf olmasına neden oldu.
Ancak İslam’ın ikinci kaynağı olan hadislerle uğraşmaktan geri durmadılar ve bu mihverdeki çalışmalarını aralıksız sürdürmeye devam ediyorlar. Tıpkı Fethullah Gülen’in Kelime-i Şehadet’in ikinci kısmını (Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu) ısrarla çıkarılmasını istediği gibi, bunlar da hadislerle uğraşmaktaki ısrarlarına devam ediyorlar.
Belçika’da 2012’de dinler arası diyalog ile ilgili düzenlenen bir konferansta okutulan “Muhammedsiz” ezan bu davanın bariz hedeflerinden biri idi. Dinler arası diyalog felsefesi Hz. Muhammed’in (a.s) nübüvvet rolünü çökertme planıdır ve hadis inkarcılığı yapan modernist, akılcılar ise bu felsefenin İslam toplumlarının içine sızmış parazitlerdir.
Aslında bu akımın akılcılık yapmalarının sebebi sahih ilmi gelenekten beslenemedikleri için yani güçlü delillere sahip olmadıkları için aklı kendilerine rehber kılıyorlar. Dolayısıyla da aklın kabul görmediği bir meseleyi reddetmeye yelteniyorlar.
Bu akımın özellikle İmam Şafii’yi hedef tahtasına koymalarının sebebi de açık, İmam Şafii’nin Risale isimli kitabında Sünneti güçlü delillerle savunuyor olması, yani kendi tezlerini çökertiyor olmasıdır.
Burada İbn Hazm’ın usulul fıkıh ilminde telif ettiği El İhkam Fi Usulil Ahkam adlı eserinde sünnetin de Kur’an gibi mahfuz ve koruma altında olduğu konusunu da hatırlatmamızda yarar vardır.[3]
İbn Hazm, “Hiç
şüphesiz zikri Kur’an’ı biz indirdik ve muhakkak ki onun koruyacaklar da
gerçekten biziz” (Hicr 9) ayet-i kerimesini delil göstererek bu ayetin hükmünün
hadise de teşmil ettiğini belirtiyor. İbn Hazm, zikrin vahiy olduğunu, Allah
resulünün kelamının da vahiy olduğunu dolayısıyla onu da koruma altında
olduğunu ifade ediyor. Resulullah’ın kelamının vahiy olduğunu ise, “Deki ben
sizi yalnızca vahiy ile uyarıp korkutuyorum.” (Enbiya 45) ayeti kerimesiyle ispatlıyor.
[1] Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din s.107
[2] A.g.e. s.475-476
[3] El İhkam Fi Usulil Ahkam c.1. s.139-162

