Küfür diyarına sefer ve orada ikametin hükmü

İslam fıkhında Dar’ul-İslam (İslam yurdu) ve Dar’ul-Harb (Küfür yurdu) kavramlarının manası ulema tarafından şöyle açıklanmıştır:

Dar’ul-İslam için, “Çoğu sakinleri Müslüman olup İslam hukukunun hâkim olduğun memlekettir. Orada Müslümana zülüm yapılmaz ve İslam’ın sesi (sloganı) kısıtlanmaz ve İslam daima galiptir.” tanımı yapılmıştır.[1]

Dar’ul-Harb (küfür diyarı) kavramı için ise şöyle genel ve mücmel bir tarif yapılmıştır: Küfür kanunlarının üzerinde hâkim olduğu bölge.[2]

İslam mezheplerinin “Dar’ul-harb” kavramına ilişkin görüşleri arasında pek bir fark yoktur. Mesela Hanefi fukahasından İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed Eş-Şeybani, “Eğer bir coğrafyada toplum üzerinde tek bir küfür kanunu yönetimde uygulanırsa o memleket dar’ul-harbe dönüşür.” görüşünü benimsemişlerdir. Hanefi fıkhında bu iki müçtehit imamın ortak görüşü Ebu Hanife’nin reyine muhalefet ederse isabetli içtihat onların kabul edilir. Bu usul, mezhebin bir ilkesidir. Yani Hanefi ulemasının düşüncesinde Dar’ul-İslam’ın Dar’ul-Harbe dönüşmesi için tek şart lazımdır, o ülkenin yargı kanunlarında tek bir küfür kanunun bulunması.[3] Bu görüşü aynı zamanda Maliki, Şafii ve Hanbeli fukahası da desteklemiştir.[4] Zahiriye mezhebinden İbn Hazm da aynı cumhurun ittifakına dahil olmuştur.[5]

  • Dar’ul İslam (İslam yurdu) Neresidir?

Dar’ul-İslam’ın hakiki ve hükmü manası: Hakimiyet İslam’ın olup Müslümanların egemenliği altında olan memlekettir. Yani Kur’an-ı Kerim’in teşri kaynağı olduğu duruşma salonları ve İslam Şeriatının yürürlükte olduğu coğrafya. Netice itibarıyla tağutizmin hegemonyasından kurtulmuş tam özgür toplum. Müslümanlar başta olmak üzere hiç kimsenin zulüm görmediği, hakarete uğramadığı, herkesin dini, malı, namusu, canı garanti altında olan ülke.

  • Küfür diyarında şer’i hükümler değişir mi?

Fukaha topyekûn küfür diyarında İslam’ın şer’i hükümlerinin değişmediği görüşünde. Haram ile helalin hükmü yine bakidir. Yani haram, haram olarak, helal de helal olarak kalmaya devam eder. İster Dar’ul-Harb ister Dar’ul-İslam olsun, şeriatın hükmü değişmez.

Bu konuda Hanefi fukahası cumhura muhalefet ederek görüşlerini şöyle ortaya koymuşlardır: “Her kim hadd gerektiren bir masiyet işlerse ona hadd uygulanmaz. Dar’ul-İslam’a dönse veya dönmese fark etmez.” diyerek şöyle devam ediyorlar: Dar’ul-Harb diyarında faiz hükmü yoktur. (Mürtetler ile Müslüman arasında). Aynı zamanda Dar’ul-Harp’te Müslüman Mürted’den borç aldığı parayı Dar’ul-İslam’a döndüğünde ödemez.

Elbette mutemet görüş cumhurundur, yani Müslüman ister Dar’ul-Harb’te olsun isterse Dar’ul-İslam’da olsun onun için şer’i hükümler değişmez.

  • Dar’ul-Harb’ten Dar’ul-İslam’a hicret etmenin hükmü

Mekke döneminde Müslümanın Dar’ul-Harb’ten Dar’ul-İslam’a hicret etmesi vacipken, bu vücubiyet durumu Mekke’nin fethinden sonra sona ermiştir. Zira sahih hadis bu konuda delildir.[6]

Hicret iki kısma ayrılır: İslam’ın ilk günlerinde sünnet olan hicret ki Nisa 100. Ayet-i Kerime’de şöyle geçer: “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde barınacak pek çok güzel yer ve maddi manevi genişlik ve bolluk bulur, kim de evinden Allah ve Resulüne hicret etmek niyeti ile çıkar sonra da hedefine varmadan kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı şüphesiz Allah’a aittir. Allah çok bağışlayıcıdır. Engin merhamet sahibidir.”

Bu merhaleden sonra Mekke’de Müslümanlar üzerinde zülüm şiddetlenince hicret hükmü vacip oldu. Müslümanların Medine’ye Allah Resulü’nün yanına sığınmaları hem dinlerini öğrenmeleri hem de ona destek olmaları için hicret farz oldu.

Sonra Mekke fetih edilince hicretin farziyeti kalktı ve yine müşriklerin arasında yaşamanın haram olması kıyamete kadar baki kaldı.

Önemli olan asrımızın İslam toplumunu şöyle bir otokritiğe etmekte fayda var, Müslüman toplumların yönetimine musallat olmuş, despot ve diktatör tuğyan sistemleri Müslüman kimliğini değiştirdiler, İslam coğrafyasını parça parça böldüler. Her Müslüman kendi Müslüman kardeşine yabancılaşmış oldu. Bir takım sahte hürriyetler adı altında “demokrasi rejimleri” çerçevesinde kanunlar koydular. Böylece Müslümanların Dar’ul-Harb’ten Dar’ul-İslam’a hicret etmesi de imkânsız hale gelmiş oldu.

Çoğu Müslüman ülkeleri küfür kanunları ile hüküm sürdürüyorlar. Bu durumda eğer Dar’ul-Harb ülkelerinde ikamet eden her Müslüman Dar’ul-İslam ülkelerine iltica ederek hicreti gerçekleştirmeleri durumunda, kendi anavatanını mürtet ve tağutlara terk etmiş olacaklar.

Peki çözüm yolu nedir? Bu doğrultuda Şeyhülislam İbn Teymiyye’ye Mardin’de ikameti konusunda sorduklarında şöyle cevap veriyor: “Eğer kişi dinini yaşamaktan alıkonuluyorsa onun üzerinde hicret vaciptir, bunun aksine vacip değil müstehaptır.” diyerek söz konusu beldenin siyasi kimliğinin her ne kadar Dar’ul İslam olmadığını vurgulasa da ordu fertlerinin Müslümanlardan oluştuğuna dikkat çekiyor ve bu beldenin “üçüncü bir diyar” sayılabileceğini kaydediyor.[7]

  • İlim gayesi ile küfür diyarına seferin ve orada ikametin hükmü

Gayrı Müslim toplumlardan ilim talep etmenin hükmü memleketlere göre ve talep edilen ilim alanına göre değişir.

Dar’ul-İslam’ın kurumlarında tıp başta olmak üzere bilimsel eğitim imkânı olmadığı zaman burada ikamet eden zimmi/gayri Müslim’den tahsil edilmesi caiz olduğu gibi Dar’ul-Harb olan bir beldeden de tahsil edilmesi caizdir. Ancak şu üç şartla:

1-) Dar’ul-Harb’de özgür bir şekilde Tevhid akidesini yaşayabilmek

2-) Dar’ul-Harb’de tahsil süresi boyunca ikamet etmek, bunun dışında uzun kalmamak

3-) Evli olmak

Ulema ilmin gayri Müslim’den de tahsil edilebileceğine cevaz vermesi, Hz. Resulullah’ın Bedir Savaşı’nda esir alınan müşriklerin serbest bırakılması şartı çerçevesinde şekil bulmuştur.

Ahmed İbn Hanbel Müsned’inde Abdullah İbn Abbas’tan şöyle rivayet ediyor, “Bedir savaşı gününde bazı esirler karşılıksız serbest bırakılmayınca Allah Resulü (s.a.v) onlara, ‘Bunlar ancak Ensar’ın çocuklarına yazı öğretmeyle serbest bırakılacaklar.’ şeklinde bir şart koydu.”[8]

İmam İbn Teymiyye ise şöyle diyor, “Tıp ve matematik gibi dinle ilgili olmayan ilim dallarının gayri Müslim’in kitaplarından alınması caizdir. Ancak Müslümanlara hitaben yazılmış kitapların içinde ihanet söz konusu olabildiği için sadece genele hitap eden kitaplardan tahsil edilmesi şartıyla.”[9]

  • Küfür Diyarlarına ticaret için seferin hükmü

Dar’ul-Harb’e meşru ticaret niyetiyle sefer yapmak caizdir ancak o da üç şart altında yapılabilir; canı, dini ve malı güvence altında olursa. Aksi halde sefere çıkması haramdır.

Bu çerçevede İmam İbn-i Teymiyye, Hz. Ebubekir’in Hz. Resulullah (s.a.v.) daha hayattayken Dar’ul-Harb olan Şam’a ticari seferler düzenlemesini ve Dar’ul Harb olmasına rağmen engellenmemesini örnek olarak gösteriyor.[10]

İmam İbn Hazm ise, “Siz üstün durumda iken gevşeklik gösterip barış çağrısı yapmayın Allah sizinledir, amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir.” (Muhammed, 25) ayetini delil göstererek Müslümanların Dar’ul Harb’e ticari seferlerini, “Eğer ki Müslüman tüccarlar Dar’ul-Harb beldesinde küfür ahkamlarının altında zelil kalırlarsa, küfür adetlerine boyun eğmek zorunda kalırlarsa bu ticaret ve seferin hükmü haramdır.” şeklinde bir şart ve kayda bağlıyor.[11]

İmam Malik de İbn Hazm ile neredeyse aynı görüşü paylaşarak şöyle diyor:

“Dar’ul-Harb beldesinde, Müslümanın üzerine şirk ahkamının icra olması durumda Müslümanın oraya ticaret için sefer yapması caiz değildir.”[12]

  • Diplomatik misyon temsilleri için Dar’ul Harb’e sefer ve ikamet hükmü

Peygamber Efendimiz döneminde elçilik ve diplomatik seferler geçici olurdu. Hz. Peygamber’in belki de en belirgin uluslararası ilişkileri, ülke liderlerini gönderdiği elçiler aracılığıyla İslam’a davet etmesiydi.

Bu çerçevede parçalanan İslam ümmeti ve emperyalistlerin boyunduruğuna giren Müslümanlar için siyasi şartlar “Avrupa kriterlerine” göre belirleniyor olduğu gerçeğini hatırlatmakta fayda var.

Ancak ulema, Müslüman diplomatların ve benzeri misyon temsilcilerinin malı, canı, dini güvence altında olmak kaydı ile küfür diyarına gitmelerine ve orada ikamet etmelerine cevaz vermiştir.[13]

  • Küfür diyarına siyasi ilticada bulunmanın hükmü

Bu konu ile önceki mezkûr konular arasında net bir fark görüyoruz. Çünkü önceki konular her ne kadar bireysel veya muadil muameleyle ilgili olsa da siyasi iltica kendi içinde bir “zillet” barındırması açısından bu muameleden farklılaşıyor ve ayrı değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Siyasi ilticada küfür devletine sığınma talebi yer alırken, söz konusu devletin de kendi kanun ve kriterlerini kabullendirme çabası mevcuttur. Hatta bazen Kilise’nin devreye girmesi söz konusudur. Din, mal, can ve nesil ve akılı bünyesinde bulunduran Zarurat-ı Hamse’den birinin ihlal edilmesi durumunda bu iltica batıl olur.

Çünkü Allah azze ve celle Ayet-i Kerime’de şöyle buyuruyor:

“Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah’la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah’adır.” (Al-i İmran, 28.)

Hz. Peygamber de Hadis-i Şerifi’nde şöyle buyuruyor: Kişi sevdiği ile beraberdir. (Buhari, 3688, Müslim, 2639.)

Küfür diyarına özellikle Avrupa ve Amerika’ya iltica konusu tamamen kilisenin direktifleri ve hassasiyetleri çerçevesinde gerçekleşir.

Dolayısıyla ulema bir Müslümanın küfür diyarında zarurat-ı hamsesinin riske düşmesi durumunda iltica talebinde bulunmasının, Dar’ul Harb’e gitmesinin ve orada ikamet etmesinin haram olduğu konusunda ittifak etmiştir.


[1] Hükm’üs Seferi ila Diyar’il Küfri. s.14. El-Emin El-Hac Muhammed Ahmet

[2] Mevsuat-ül Fıkh El-Kuveytiyye, c.20, s.206, Bedai’üs-Senaii, c.7, s.30-31, Keşşaf-ül kınaa, c.3, s.43, el-İnsaf, c.4, s.121, el-Müdevvene, c.2, s.22

[3] Bedai’üs-Senaii, c.7, s.130

[4] El-Fıkıh Alel Mezahib el-Erbaa, c.5, s.245, Dar Kitab El-Arabi, Beyrut baskısı, Abdurrahman el -Cüzeyri

[5] El-Muhalla Bil-Asar, c.11, s.200, bkz. İbn Kayyim. Ahkamu Ehl-i Zimmet, bkz. Şevkani, Esseylülcerar, c.4, s.575

[6] Buhari, 2783-Cihad, Müslim, 1353-Hac

[7] Mecmu’ul Fetava, Şeyhülislam İmam İbn Teymiyye, c.28, s.240-241

[8] Müsned c.1, s.247, Hükm’üs Seferi ila Diyar’il Küfri, s.30-31, (Arapça aslından yazarın tercümesi)

[9] Mecmu’ul Fetava, Şeyhülislam İmam İbn Teymiyye c.28, s.114-115,

[10] İktida-i Sırat-ı Müstakim, Muhalefet’u Ashab-ı Cahim, Şeyhülislam İmam İbn Teymiyye, 661-728h, s. 229

[11] El Muhalla Bil-Asar, c.9, s.65

[12] El Müdevvene El-Kübra, c.4, s.270

[13] Hükm’üs Seferi ila Diyar’il Küfri. s.35. El-Emin El-Hac Muhammed Ahmet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir