Anadolu’nun neo-Mutezilesi: Akılcılar
“Gerçek dini hadis ehlinde buldum, kelâmı mu’tezilede, yalanı rafızilerde, hileyi de rey ehlinde buldum.” – Abdullah Bin Mübarek
Tarih boyunca İslâm çatısı altında gölgelenen fakat, Kur’ân ve sünnet çizgisinin dâhilinde olmayan mezhepler ile bu mezheplerin inanç sistematiğini oluşturan itikadî düşünceler var olagelmiştir. Hatta İslâm’ın içine sızmış Antik Yunan felsefesinin ürünü olan Neoplatonizm nazariyesinin etkisinde kalmış kimseler, birçok mütefekkir Müslümanı da bir hayli etkilemişlerdir. İşraki ve Meşşaî felsefelerinin uzantısı olan tasavvuf bunun en bariz örneğidir. Ümmetin gündemini yıllarca meşgul eden felsefi bir akım olan Mu’tezile mezhebi, Emevi saltanatının son yıllarında ortaya çıkmıştır. Bu mezhep felsefeden beslendiği için akılcılık üzerine kurulmuştur. Ehl-i sünnet çizgisinde olmayan Mu’tezile, altın çağını Abbasi halifesi Memun ve Şii Buveyhîler devleti döneminde yaşamıştır. Mu’tezile’de akıl her şeyden önce gelir. Kur’ân ve sünnet aklın izin verdiği ölçüde esas kabul edilir. Bu mezhebin problemleri kısaca şöyle özetlenebilir:
- Aklı vahiyle eş değerde tutup, sahih nassın üzerinde aklı tercih etmeleri.
- Yabancı mezheplerden ve felsefeden etkilenmeleri.
- Gaybi olaylara dalıp farazi yorum yapmaları.
- Allah’ın ahkâm ve şeriatını hafife almaları.
- Düşünce özgürlüğü adına şaz yorumlarla dine müdahalede bulunmaya cesaret etmeleri.
- Ehl-i sünnete karşı aşırı kin ve nefretleri. (Hatta Zemahşeri Keşşaf tefsirinde Ehl-i sünnete ağır hakaretlerde bulunmuştur.)
Bu mezhebin eski ismi Mu’tezile olarak bilinir. Modern asırda ise “akılcılar”, “aydınlar” veya “fikir özgürlükçüleri” olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Şeyh Abdusselam El Besyuni asrın modern akılcılarını şöyle yorumlamaktadır:
“Aklı nassın yerine koyup, insanın heva ve heveslerini Allah’ın hidayetinin üzerinde tutuyorlar. Beşerî nazariyeleri Rabbani katiyetlerin üzerine hâkim kılmaları, akl-ı selim sahibi bir Müslümanın kabul edeceği bir şey değildir.”
Yine Besyuni, Yusuf Heyyat’ın Mu’cem-ül Mustelahat el-İlmiyye adlı eserinden nakilde bulunarak şöyle devam ediyor: “Bu felsefi mezhebe sahip akılcılara (mu’tezilelere) göre dünyadaki mevcut eşyalar akıl ilkesine göre kabul edilebilir. Akıl olmazsa din de olmaz demektir. Yani din, akıl ile çelişmediği zaman kabul edilebilir. Bu akım aklı, kitap ve sünnetle sabit naslara tercih ediyor.”
Modern asırda akılcılık tohumunun Yahudiler tarafından Müslümanların içerisine sokulduğunu görmekteyiz. Bir Fransız Yahudi’si olan ünlü filozof Jean-Paul Sartre, Yahudi maslahatları üzerinden konuşurken şöyle diyor: “Yahudilere düşen görev, beşerî dinlerden uzak durup, mütemayiz bir noktada bulunmaktır.” Din, yeryüzünden kalktığı zaman ve insanlar kendi akılları ile amel ettiğinde Yahudi’nin aklı herkesin aklı gibi olur. Onlar için artık bir temayüze gerek kalmaz. Ayrıca Yahudiler 3 ithamla itham ediliyorlar: Altına tapmak, beşerî soygunculuk ve dini ilhamların zıttı olan akılcılık…
Mu’tezile’nin en mühim fikirlerinden biri, irtidat hükmünün şer’i cezasının inkârıdır. Buna sebep olarak ise fikir özgürlüğü gösteriliyor. Bu akımın sembolik şahıslarından biri olan Cevdet Sait şöyle diyor: “Küfür dünyevi bir masiyet değildir. Belki uhrevi bir günâhtır. Allah kâfir bir kimseyi küfründen dolayı zaten sorgulayacaktır. Bu yüzden kâfirin de yaşama hakkı vardır.”
Hatta bu akımın önemli şahsiyetlerinden olan Halis Çelebi, Allah ve Resulünün hükümleri üzerine itirazda bulunuyor ve şöyle diyor: “İslâm toplumu zorlama bir toplum değildir. Buna rağmen mürtet olan kişi öldürülemez çünkü herkesin düşüncesi serbest bırakılmıştır.” Çelebi, İslâm’da cihat mefhumu ve cihadın hedeflerinde ayrım yapıyor ve hatta bu hükmü dipten askıya almayı düşünüyor. Şöyle ki cihat mefhumunu öyle bir daraltıyor ki sadece savunma durumunda yapılacağını söylüyor. Cizye, Dar’ul İslâm ve Dar’ul Küfür kavramlarını tamamen tahrif ediyor.
Modern akılcıların başında gelen Dr. Hasan Turabi şöyle bir fetva vermiştir: “Müslüman bir kadın Hıristiyan veya Yahudi bir erkekle evlenebilir.” Turabi bunun açıklamasını şu şekilde yapmıştır: “Bu hükmün haram olması İslâm dininden değildir, sadece bir evham ve batıl bir sözdür. Bunu ortaya koyanlar aklı devre dışı bırakıp karanlık fikirleriyle İslâm’ı geri bırakmışlardır.’ (Nisan 2006 Ümmü Derman/Sudan)
Modern akılcılardan bazıları da iki kadının bir erkek yerine şahitlik yapma hükmünü reddediyor. Bu reddiyecilerin başında Dr. Hasan Turabi gelmektedir.
Akılcıların ayrıca kadın tesettürü hakkında da yorumları vardır. İşi kolaylaştırıp, kadın ve erkeklerin bir arada ve her işi beraber yapmalarını mübah görüyorlar. Bu konuda Turabi yine şöyle diyor: “Kur’ân-ı Kerim’de hicab hakkında umumi bir ayet bulunmaz ancak hususi bir şekilde nazil olan âyetler vardır ve Müslüman toplumunda bu hüküm yanlış anlaşılmıştır.”
Bu akım, sapıtan ve yoldan çıkanları değerli görüp onları takdis edip övüyor. Hatta Bağdat’ta şeriat mahkemesinde kâfir kabul edilip infaz edilen Hallac-ı Mansur’u bile masum görmüşlerdir.
Ayrıca Cevdet Sait; El-Cahız ve İbn-i Mekfe’yi (Bu 2 şahsiyet cumhuru ulemanın ittifakıyla bid’at ehli ve sapkın kabul edilmektedir.) överek bidatlerini da dinleştirmeye çalışmıştır.
Asrımızın akılcıları da adeta selefleri gibi motamot aynı yolu takip etmektedirler. Bu bilgiler iyi analiz edilirse, modern akılcı mu’tezilelerin de aynı yolda oldukları güzel bir şekilde anlaşılır. Bu bilgilerin devamı okuyucularımıza gelecek sayıda iletilecektir.
Allah’ın selamı Kur’ân ve sünnete tabi olanların üzerine olsun…

